Hatay/Antakya

Bir 23 Nisan günü Hatay/Antakya;
23 Nisan’da bir konteyner kente gitmiştik(katar konteyner kent). Çocukların bu bayram gününde bir nebze olsun acılarını hafifletmek, bir nebze olsun korku, acı dolu günlerini unutturmak için bir şenlik, kutlama falan düzenlenmişti. Ki 2-3 gün öncesi de bayramdı. Acı dolu bir bayram..
23 Nisan günü o eğlencede bir abi dikkatimi çekti. Elinde bir çocuk bisikleti, kenardan şenliği, eğlenen çocukları izliyor. Baktım biraz, hiçbir şey umrunda değilmiş gibi izliyor. Uzaktan, donuk ve sessizce..
Yüzü tebessüm ediyor ama gözleri esef dolu bakıyor… Yüzüne bakınca anlıyorsun, belli anlatacak bir şeyler var bu insanda diyorsun. Öyle bir yüz.
Yanına gittim. “Abi bisikletin güzelmiş.” Diyerek konuşmak istedim. Belki üzecek onu konuşmak ama belki de ihtiyacı var buna. Açamadı belki kimseye içini, kimseyle konuşamadı, belki de herkesini kaybettiği için. Yardım etmeye çalışıyoruz ama kimse konuşmuyor bu insanlarla bu konuları. Bence buna ihtiyaçları var. Anlatmaya, ağlamaya, sarılmaya ihtiyaçları var bence..
“Teşekkürler. Benim de bir bu bisiklet bir de babam kaldı eski hayatımdan geriye.” Dedi, konuşmanın ilerleyen dakikalarında. 3 çocuğunu eşini ve bir çok akrabasını kaybetmiş. Bisiklet de küçük kızınınmış, onu da enkazdan çıkarıp yaptırmış. Gelmiş küçük kızının bisikletiyle çocukları izliyor. Anlattı bana derin derin. Tebessüm etmeye çalışıyor ama duraksıyor bazen, zor devam ediyor konuşmaya, kekeliyor, dalıp gidiyor gözleri ama ağlamıyor. Ben zor tutuyorum kendimi dinlerken bile, gözlerim doluyor. Ama Ahmet abi ağlamıyor, henüz..
Önceki hayatından, eşinden, çocuklarından bahsediyor büyük bir hasretle, gönlünde büyük bir boşlukla. Kötü bir boşluk olduğu belli. Acı dolu, korkunç bir boşluk olduğunu görebiliyorum. Ama hissettirdiği acıyı tahmin bile edemiyorum…
Metanetle devam ediyor Ahmet abi. “Kızım çok zeki benim.” Diyor. “Sınıfında hocası bir soru sormuş, sadece kızım bilmiş. Hocası arayıp söyledi.” Diyor, nasıl da gururlu, gözleri nasıl da dolu.. heyecan, tebessüm, gurur, acı.. duraksıyor, gözlerini siliyor. Bende öyle…
“onu hep rüyamda görüyorum Mustafa.”
“Kızım çok küçüktü henüz, rüya gibi geliyor her şey, alışamıyorum onların yokluğuna..” Diyor gözlerinden yaşlar akarken.
Ne denir bilmiyorum ama abi diyorum. “Onlar olması gereken yerdeler. Evet belki aceleyle gittiler ama onlar doğru yerde. Biz de geçeceğiz bir gün bu dünya durağından, kavuşacaksın onlara.”
Tek tesellisi oymuş gibi, sadece onu bekliyormuş gibi onaylıyor Ahmet abi bir şey demeden.
“Bu bayram hiçbiri yoktu, oğullarıma harçlık veremedim, eşimle bayramlaşamadım, gidip annemin elini öpemedim..”
“küçük kızım namaz dönüşünde yoktu bu sefer, gelip atlamadı kucağıma, şeker veremedim ona..”
Ben dayanamıyorum, gözümde yaşlarla sarılıyorum. Ahmet abi de başlıyor acıyla, hüngür hüngür ağlamaya, sıkı sıkı sarılıyor, enseme gözyaşları damlıyor…

Çivilerle tahtaları sakla.

Küçük şeyleri büyük sanıyorlar, çünkü onlar onların büyükleri, öyle gördüler, öyle öğrendiler. Evet, insanları mutlu etmek istiyorsan, onları buna inandır, zeki olduklarına inandır, çok şey biliyorlarmış gibi hissettir. Küçük kafalarının büyümesine izin verme. Buna inanırlar. Kameranın önündeki küçük nesnenin arkasında bıraktığı buğulu ve büyük dünyayı göremezler. Düşünmelerini engelleyecek boş telaşeler ver. Kitaplardan, muhabbetten, düşünmekten, bakmaktan ve görmekten, ince şeylerden, felsefe ve sosyolojiden uzak tut. Ruhsuzlaştır, duygusuzlaştır..
Herkes birbirine benzemeli, herkes eşit olmalı ya da eşit hale getirilmeli. Düşünen beyinleri engelle, dolu bir silahtır onlar! Çok tehlikeli, herkesin düzenini, huzurunu, mutluluğunu bozabilir. Al silahını, küçükken ezeceksin bunları..
Aynı kişilerden uygarlıklar öyle büyük ki, azınlıkların ayaklanmasına ve bir ihtimal de olsa karışıklık çıkarmasına izin veremeyiz.
Sakla büyük şeyleri, basit şeyleri yapabilsinler(zaten herkesin yapabileceği şeyleri) ve zeki zannetsinler, düşündükleri hissine kapılacaklar. Düşünmeyi o sanacaklar. Hareket edemedikleri halde, ediyormuş gibi hissedecekler. Bunu bir öğretirsen, yaşken eğebilirsen, zehri salar bir uyutursan, oh tamamdır. Kolay kolay kimse sonradan uyanmaz. Onun için daha küçükken, safken, gördüklerini kodlayabilir ve yorumlayabilirken, hayal edebilirken kıracaksın aklını. Emeceksin beynini kalbini, ruhunu..
Küçük resmi öğreteceksin, küçük su balığı olduğunu söyleyeceksin, balık vereceksin, sürüden ayrılanı kurt kapar diyeceksin, fanusta gözünün önünde, dizinin dibinde yetiştireceksin ve bu kültürü aşılayacaksın. Hepsinin tersi ise öcü!
Ve aslında bunları yaparken belki de farkında bile olmayacaksın, senin normalin de bu olduğu için.. Özgüvenini alacaksın, aklının yaşla doğru orantılı olduğunu ve şu an kendi gibi küçük olduğuna inandıracaksın, sonra da kullanamasın diye tüm bunlara..
Unutma! Kartal yavrusunu bile tavuk gibi yetiştirir, inandırır ve köreltirsen tavuk olduğuna inanır..
Ev çivi ve tahtalardan oluşuyor ve biz evin inşa edilmesini istemiyoruz. Çivilerle tahtaları sakla..

Eyvallah..

Gerçekten içine atanların, asla “içime atıyorum” dediklerini duyamazsınız. Herkesi güldürür ortamın neşesi olurlar. Sonra bir gün ortadan kaybolurlar. Mesajlara geç dönerler bazen günlerce dönmezler. O sırada kendilerini iyileştirirler. Sonra dönüp gülmeye devam ederler, ruhunuz duymaz..
Hiç bir derdi yokmuş gibi gözüken, öyle de sanılan insanlardır bunlar.
Pozitif, umutlu, güler yüzlülerdir. Çünkü gerçekten derdi olanlar dert edebiyatı yapamazlar. Umutsuzluğun dibini de çok iyi bilirler, derdi kederi de, umutlu olmayı da ve “eyvallah..” demeyi de..
Bakarlar bazen çevredekilerin fuzuli evhamlarına, sahiplendikleri, yük edindikleri, dertlendikleri beyhude mihnetlerine.. Bir tebessüm ederler ve yoluna devam ederler, diğerleri “bu ne anlar ki dertten.” derlerken..
Öyle de olsun isterler zaten, insana dert yanılır mı hiç, kafayı mı yedin sen. Git dağa, taşa, toprağa, denizlere anlat. Yağmura anlat, kaleme, kağıda, hayvanlara… Kitaplarla dertleş, kağıtlara bahset yağmurlu bir gecede bir mum ateşi eşliğinde mesela..
Açma bir insana işte içini, içine kapanmak da değil ki bu, daha çok içine açılmak gibi bence.. Ve içeriyi dışardan daha çok sevmek, daha gerçek, daha samimi, daha eğlenceli, daha bizden bulmak gibi…
Böyledir işte bu insanlar görülenin, sanılanın aksine. Mutlulardır, umutlulardır bu şekilde. Dertmiş, sıkıntıymış yoldaşları, dostlarıdır artık bu insanların. Severler, kabul ederler ve bunlara gülmeyi, Eyvallah demeyi çok iyi bilirler.
“Mesele dertler değil, onlar hep var. Mesele bir derdin seni ne kadar etkilediği, onu ne kadar yük edindiğin…”
“Derde de kedere de eyvallah..” Bunu demek kolay değil ama iyi ki varlar.. İyi ki yaşanmışlar, iyi ki yaşanıyorlar.. İnsanı insan yapan şeyler onlar. Tecrübesi, dersi, gücü, direnç kuvveti, hüznü, eksik yanları, kırgınlıkları, acısı, sabrı, sınavı…
En önemlisi, insan olma yolundaki en büyük aracı bence onlar insanın..
İşte aslında her zor şey gibi güzel bir şey bu da insan için, insan olabilmek için…
“Bakmayın üç günlük dünyanın sızısına, insan dertle nasıl piştiğini bir bilse, tüm dünyanın dertlerini sırtlamak ister..” E bir yandan da bu kadar güzel olan bir şeyle niye yakınalım ki insanlara. 🙂
Ne demiş Mevlânâ, Bişnev’inde “Dert Allah’ın emanetidir, sahip çıkandan geri alır..”
Her güzel şeyin sonu gibi; “gelirler, öğretirler ve giderler.” Tabi sahip çıkmayı bilene, anlayabilene…
Bu konuyla ilgili ve aslında her şeyin de özeti olan, duyduğumuz o ilk cümleyi söyleyeyim;
“Dert yiğidin kamçısıdır evladım…” Vesselam.

Çanakkale Mahşeri

Çok eskiden beri gözler hep bu bölgededir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet bilir bu topraklar için geleceklerini, boğaz savunmasını sağlamalıdır. Boğazın en dar bölgesine karşılıklı iki Kale yaptırır, Kilitbahir ve kale-i Sultaniye(Çimenlik kalesi).
19 Şubat 1915 günü sabah ezanları okunurken boğaz savunmamızın kumandanı Cevat Paşa’ya acil bir rapor arzedilir. Düşman donanmasına ait sekiz gemi Çanakkale’ye doğru ilerlemektedir. Gün ışırken o gemiler yaklaşır. Seddülbahir ve kumkaleye doğru savrururlar ilk mermilerini.. Ve tam 10 saat aralıksız bomba yağdırırlar. büyük hasar alırız. Boğaz harbinin ilk şehitleri toprağa düşer…
İngilizler çok kibirlidir. Zafere çok yakın olduklarını zannetmektedirler. Ama Çanakkale’de hiç kimse pes etme niyetinde değildir. En başta da Mehmetçik. İmanı tamdır, hep aynı kararlılıktadır ölürsek şehit, kalırsak gazi. Çanakkale’yi geçemeyeceksiniz. Direniş meşaleleri o günlerde yakılır. Çanakkale destanı böyle başlar..
İngiliz gemileri şubat ayında saldırı üstüne saldırı düzenler. 2 Martta filo komutanları Londra’ya telgraf çeker: “Havalar müsait gittiği takdirde iki haftaya İstanbul’da olacağımızı tahmin ediyorum.” 3 Mart’ta Kines kıyılarını bombalar bir dev zırhlı. 4 Martta gemileri ile bomba yağmuruna tutarken karaya asker çıkarırlar. Seddülbahir kıyılarını bir avuç askeri ile Bigalı Mehmet çavuş korumaktadır. Düşmanın kayıklarla kendilerine doğru yaklaştığını görünce Bigalı askerlerine seslenir:
“Bana bakın! Üzerinde durduğumuz, ayağımızı bastığımız bu topraklar Vatanımızdır! Ata yadigarıdır! Ha analarımızın ırzı ha vatanımızın ırzı! Şu gelen namussuzlar buraya geldiklerine pişman olmalı! ona göre!”
Biraz sonra makineli tüfekleri ile İngiliz askerleri boy gösterir kıyıda. Bigalı ve o bir avuç asker için karşılarındaki düşman çok kalabalıkmış, ellerinde bir ton silah varmış, ne demek. Önce tüfekleriyle karşılık verirler düşmana. Sonra kürekle, taşla, toprakla.. Saatlerce göğüslerini siper ederler. Sonuç, İngilizler kaçar gider. Bu büyük kahramanlığı tümen kumandanı Yarbay Mustafa Kemal bey Bigalıya madalya verdirerek ödüllendirir. Kumandan Cevat Paşa 6 Mart günü akşam saatlerinde boğaz savunma heyetini toplar. Düşman gemileri boğazda her geçen gün biraz daha ilerlemektedir. Boğazı geçmek için nihai saldırıyı yapmaları artık an meselesidir. Yeni çareler üretmek lazımdır. Paşa, harita üzerindeki Erenköy koyunu işaretler. Burası boğaza giren düşman gemilerinin hat değiştirme manevralarını yaptığı bir koydur. Elde kalan 26 mayınla burada yeni bir mayın hattı oluşturulması kararı verilir. Bu yeni mayın hattı düşmanın tahmin bile edemeyeceği bir şekilde, gemilerin koya girmesini engelleyecek düzende oluşturulacaktır. Bismillah vira! edilir. Nusret sessizce yol alırken Tophaneli Hakkı’nın bir tek endişesi vardır düşman gemilerine yakalanmak, başka hiçbir şeye aldırmamaktadır fedakar kaptan. Ne zifiri karanlığa, ne çevresini saran yoğun sise, ne mayınlarla dolu denizdeki tehlikelere, ne de son birkaç aydır tekleyen kalbine.. saat 6 civarı Erenköy’e varıldığında bismillah fundo ve ilk mayın denize atılır. Sonra diğerleri. 100’er metre aralık 4.5 metre derinliğe döşenen 26 mayından yeni bir hat oluşturulur. Ve sahile geri döner. Sonraki günlerde düşman gemileri ve uçakları saldırılarını sürdürür. Bir yandan bombalarken bir yandan da denizde mayın ararlar 10 gün boyunca. Bulduklarını imha ederler ama onca aramaya rağmen hiç biri fark edemez Hakkı yüzbaşının Nusret’le döktüğü 26 mayını.
17 Mart gecesi Bozcaada’da İngiliz amiraller son Bir durum değerlendirmesi için toplanırlar. Amiral John De Robeck büyük saldırı gününün geldiğine karar verir. Kendinden emindir. Fransız amirale döner; “Yarın 18 Mart Amiral, yarın boğazı geçiyoruz ve Marmara denizine ilk giren gemi olma onurunu da size bırakıyorum.”
Hepsi zaferden çok emindir. Yarın Çanakkale boğazında başlarına geleceklerden habersiz, heyecanla ve umutla sabahı beklerler.
Binlerce yıldızın pırıl pırıl ışıldadığı bir gecenin sonunda tan yeri ağarmaktadır. Bulutsuz bir gökyüzü, çarşaf gibi bir deniz ve ılık bir hava, 18 Mart böyle başlar. İngiliz filo komutanı Amiral De Robeck filosuna ileri emri verir. Elliye yakın gemi ayrılır Bozcaada’daki iskelelerden. Düşman bütün kuvvetiyle baskın yapmaya geldiğini zannetmektedir. Ama o anlarda bir tayyaremiz gece uçuşundadır. Vaziyeti görür ve acilen Çanakkale’ye dönerek raporunu verir “Düşman donanması denizde, geliyorlar kumandanım.” Paşa haberi aldığında karargahtan uzakta, Mustafa Kemal Yarbayın tümenini teftiştedir. Çanakkale’nin kumandasını kurmay başkanı Selahattin Yarbay üstlenir. Bütün birliklerimize derhal teyakkuz emri yayımlanır. Saat 10.00 sıralarında düşman filosu boğazın önüne gelir. Saldırı pozisyonu alır. Saatler 11.15’i gösterirken Triump adlı dev gemileri bir mermi sallar Çanakkale’ye doğru ve şu boğaz harbi başlar. Boğaza giren gemiler uzak mesafelerden yağdırdığı mermilerle bataryalarımızı bir bir vurmaya başlar. Atılan mermilerden bir kısmı Çanakkale’ye düşer, şehirde yangınlar yükselir. Saatler böyle ilerler.
Amiral de robeck memnundur. Gökten Ateş yağdırmaktadır ve her şey planlandığı gibi gitmektedir. Gemilerine daha da yaklaşmaları için emir verir ve tarihin gördüğü en yoğun bombardımanlardan birini başlatır.
Bataryalarımızdaki manzara tam da Akif’in dizeledikleri gibidir:
“Üzerine bomba şimşekleri inmektedir her siperin ve göğsünün üzerinde sönmektedir o arslan neferin. Gökler ölüm indirirken, ölü püskürmededir yer ve savrulmaktadır enkazı beşer.”
Yer Gök sarsılmakta ama Mehmetçik bulduğu her fırsatta gemilere bomba yağdırmaktadır. Eldeki toplar eski modelmiş, yollaldıkları her mermiye düşman nerdeyse 5 mermiyle karşılık vermekteymiş, tozdan dumandan değil düşman gemilerini, birbirlerini bile göremezlermiş.. Hiçbirine aldırmazlar. Herkes canını hiçe saymış, herkes elinden gelenin en iyisini yapmaktadır.
Allah-u Ekber Allah-Ekber Allaa…
Çanakkale’de öğlen ezanları okunurken yangınlar sürmektedir. Harp bütünüyle şiddetlenmiştir. Durum her 10 dakikada bir İstanbul’a bildirilmektedir telefonla. Cevat Paşa’nın kumandayı eline aldığı ikindi vakitlerine doğru bataryalarımız büyük sıkıntılar içindedir. Patlamalardan dolayı her yer toz toprak altındadır. Birçok topun namlusu şişmiş, ateş edemez hale gelmiştir. Telefon bağlantılarının çoğu kopmuş, haberleşme durmak üzeredir. Ve nihayet toplarımızın sesi de neredeyse duyulmaz olur. Amiral De Robeck öldürücü darbeyi indirmek için zamanın geldiğini düşünür ve harekete geçer.
Dardanos’un genç kumandanı Hasan Üsteğmen önüne hangi gemi gelirse bomba yağdırmakta, bir çoğunu da orasından burasından vurmaktadır. Gemiler de üzerine makineli tüfek mermisi gibi bombayı yağdırır. O bombalardan biri tam da Hasan üsteğmen’in olduğu yerde şiddetle patlar. Tonlarca Toprak havaya kalkar, bulduğunu altına alır..
Gözetleme subayı Trablusgarplı Mensuh teğmen, subay adayı Halil, nişangah çavuşu Yozgatlı Yusuf ve iki kaplocu erimiz o anda şehit olur. Bir de Dardanos’un fedakar kumandanı kilitbahirli Hasan üsteğmen. Daha yeni doğan kızı Didar’ına kavuşamadan, bebeğinin yüzünü bir kez olsun sevip, okşayamadan şehit arkadaşlarının yanında Göçer gider.
Hasan üsteğmen ve Mensuf teğmen 18 Mart’ın unutulmaz kahramanları olarak gönüllerimizdeki yerlerini alırlar.
Vurulan bataryalarımızdan biride numeli mecidiyesidir. Dardanos gibi burada da bir çok askerimiz şehit düşmüştür. Ama sağ kalan bir kaç yiğit de vardır. O gazi neferlerden biri, daha iki yıl önce Balkan harbinin bütün felaketlerini yaşamış, düşman Çanakkale’ye saldırınca memleketini müdafa etmek ve Balkan harbinin de intikamını almak için bataryasına koşmuş kahraman bir topçu neferidir. Havran’ın Çamlık köyünden Abdurrahman oğlu Seyit. Patlamanın sarsıntısı geçince Seyit kendine gelir. Etrafın şehit ve gazi arkadaşlarıyla dolu olduğunu farkeder. Topçusu olduğu topa bakar Seyit. Namlu sağlamdır ama mermi taşıma vinci parçalanmıştır. Ayağa kalkar Havranlı Seyit. 215 kg’lık mermiyi sırtlar. Topun basamaklarını birer birer çıkarken diğerleri yetişir yardımına. Mermi topa sürülür. Yüzbaşı Hilmi Bey Fransızların Ocean isimli gemisini gözüne kestirir. Namlu Ocean zırhlısına yöneltilir ve bir de besmele çekildikten sonra Hilmi yüzbaşı gürler, “Ateeş!” sonra bir daha, sonra bir daha. Boğazda o ana kadar duyulmamış çok şiddetli bir patlama sesi yankılanır. Çanakkale’deki bütün gözler şiddetli patlamanın geldiği yere çevrilir. Donanmadakiler dehşet içindedir, gözlerine inanamazlar. Ama Fransızların devasa zırhlısı Ocean, 604 kişilik mürettebatıyla boğazın sularına gömülmektedir. Donanması boğazda can çekişmekte olan Amiral Robeck şok üzerine şok geçirmektedir. Haklıdır da Ocean batmış, İnflexible ve Irresistable çok ağır yaralıdır. Batmaları an meselesidir ve yaralı daha bir çok gemi vardır. Amiral yakınındakilere büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeyle fısıldar. “Çanakkale’yi geçemeyeceğiz, en doğrusu geri çekilmek.”
Tam o sırada Bouvet, yenilmez armadanın bu koca zırhlısı da, bir yandan bomba yağdırıp, bir yandan da üzerine yağan bombalardan kaçmaya çalışırken Erenköy koyuna girer. Cevat Paşa’nın Nusret’le döşettiği bir mayına çarpar ve … Bouvet’in hızla battığını öğrenen İngiliz Amiral, 18 Mart’ın son emrini verirken çıldırmış gibidir. “Yaralı gemileri kurtarmakla kimse uğraşmayacak ve bütün gemiler Çanakkale boğazını derhal terkedecektir. Derhaall!”
Aynı sıralarda Cevat Paşa Mehmetçiğin karşısında pes edip, perişan şekilde kaçmakta olan İngilizlerin meşhur, yenilmez armadasını izlemektedir. Gemiler giderek gözden kaybolurken Paşa, Amiral De Robeck’in aksine çok sakin ve çok kararlıdır.
“Geçemediniz, geçemiyiceksiniz de..”
Düşman donanmasını perişan eden Mehmetçikler sevinç gözyaşları içinde kucaklaşmaktadır. Cevat Paşa da ordadır. Yaralılar arasında yüzü gözü sargılar içinde bir asker görünce yanına gider. Yiğit Mehmetçik görmeyen gözlerle bir oraya bir buraya bakmaktadır. Paşa kederle sorar, “Ah yavrum.. Gözlerin..” Askerin cevabı 18 Mart fedakarlığın da özetidir. “Üzülmeyin kumandanım. Bu gözler görmek istediklerini fazlasıyla gördüler…”
Çanakkale’deki hiç beklemedikleri yenilgiyi İngilizler de kabullenir Churchill de. Ama vazgeçme niyetinde değillerdir. 18 Mart’ta başaramamışlardır ama tekrar saldıracaklardır. Hem de çok daha büyük kuvvetlerle. Karadan, havadan, denizden, denizin altından.. Bulabildikleri her yerden yeniden saldırarak boğazı geçecek ve İstanbul’u alacaklardır. Hepsi Osmanlı’yı eze eze sömürgeleri yapmaya ve Türklerin sonunu getirmeye kesin kararlıdır.
İngilizler nerdeyse bütün kıtalardan, dünyanın dört bir köşesine dağılmış sömürgelerinden asker toplar kendi birliklerine ilave olarak. Sömürgeleri Hindistan ve Afrika’dan yerli askerler, tarihe Anzak adıyla kazınacak olan çok uzak diyar mensupları Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar, İskoç, İrlanda ve Galler birlikleri. Kanadalılar, Nepal, Fransızlar. Rumlardan işteburları, Yahudi gönüllülerden katır bölüğü, Folonez aralarından Maoriler… Tam da Mehmet Akif’in yazdığı gibi:
“Eski dünya ve yeni dünyadan çehreleri başka, lisanları ve derileri rengarenk ama vahşetleri denk..”
Kimi Hindu kimi yamyam kimi bilmen ne bela yedi iklim cihanın bütün Akvam-ı Beşer’i Nisan ayı yaklaşırken generalleri Hamilton’un emrinde rezil bir istila için bir araya getirilmiş, çoğu muharip 80 bine yakın asker, yüzlerce gemi, onlarca uçak ve onlarca denizaltı ve gözetleme balonu, 20 bine yakın hayvan ve bazıları motorlu 3 bin civarında araçtan oluşan dev bir ordu Çanakkale’ye çıkmak için eğitim görmektedir. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinin bir araya getirildiği böylesine büyük bir güç tarihte ne duyulmuş ne de görülmüştür.
İngiltere’de herkes harekatın bu defa mutlak şekilde zaferle neticeleneceğine inanmakta, kendi ifadeleriyle halk duygu seli içinde yüzmekte ve gençler gönüllü olarak orduya katılmak için birbirleriyle yarışmaktadır. Churchill’in kardeşi Jack Churchill gelecektir. İngiltere’nin tanınmış ailelerine mensup bir çok genç, hatta başbakanları Asquith’nin oğlu Arthur bile gönüllüler listesine yazılmıştır. Gelibolu sevdalıları Limni’de toplanırlar. Ada yüzlerce geminin demirlediği, onbinlerce askerin gece gündüz çıkarma talimi yaptığı dev bir üs halini almıştır. Yeni saldırı için hazırlık yapılmaktadır. İngilizler kimi bilmen be bela yedi iklim cihanın bütün beşerini Çanakkale’ye yığmıştır ama dünya müslümanları da boş durmamış, haberi alan çoktan yola çıkmış Çanakkale’ye doğru akmaktadır. Çok uzak diyarlardan, Afganistan, İran, Kırım, Kafkasya, Gürcistan, Azerbaycan.. Balkanlardan Drama, Midilli, Yanya, Girit, Eski zahra, Flibe, Pazarcık, Ruscuk, Slistre, Barna, Didil, Berant, Debre, İşkodra, Üsküp, Manastır, Kosova’dan, Selanikten tabur tabur askerler.. Her türden zorluğa göğüs gererek, bulabilenler trenle, kağınıyla. Bulamayanlar yayan. Açlığı, susuzluğu, haftalarca yürümeyi, dünyanın en modern ordularına karşı savaşıp, ölmeyi göze alarak, yeter ki Türk bayrağı dalgalansın diyen, analarının babalarının dualarıyla..
1915 Nisanının son haftasına girilmiştir. Çıkarma 25 Nisan Pazar sabahı çok erken saatlerde yapılacaktır. Hepsi sevinçli bir heyecan içindedir. İngilizlerin şair ruhlu entelektüel komutanı Ian Hamilton askerlerine yaptığı konuşmada hedeflerini daha da büyütür. Der ki:
“Sizler Türkleri sadece İstanbul’dan değil Anadolu’dan da söküp atacaksınız.”
Artık hazırdırlar. Limni’deki onbinlerce asker gemilere bindirilir. 24 Nisan gece yarısına doğru Çanakkale’deki hedeflerine yaklaşırlar. İngiliz Başkomutan Hamilton ordusuyla Çanakkale’de üç yere çıkarma yapmayı planlamıştır. İngiliz askerleriyle Seddülbahir’e, Anzak askerleriyle Arıburnu’na ve Fransız askerleriyle Kumkale’ye. 25 Nisan’ın ilk saatlerinde hedeflerine çok yakındırlar. Saatler 3’e doğru ilerlerken ay kaybolur. Zifiri karanlıkta Hamilton’un ordusu filikalara biner ve kıyılara doğru ilerlemeye başlar. O sıra bir işaret fişeği gökyüzüne doğru yükselir. Telaşlanan Anzak askerleri birbiri ardına suya atlarlar. Ve tam o sıra nöbetteki Mehmetçikler tüfekleriyle ateş kusmaya başlar. Denizdeki harp gemileri devasa projektörlerini Çanakkale topraklarına doğru çevirir. Gördüğü her kıvılcıma her kıpırtıya ölüm yağdırır.
Seddülbahir, saat 04:30/ Gemiler bomba yağdırır, Seddülbahir alevden bir salıncak misali sallanır. Şarapneller havada patlar. Ağır mermiler mevzilere düşer, ortalığı cehenneme çevirir. Sahil simsiyah, kalın bir dumanla örtülüdür. Kıyıya asker yığan düşman, Alçıtepe ve Kilitbahir’i ele geçirmek için bütün gücüyle yıkmaktadır.
Arıburnu, saat 04:30/ Seddülbahir’de olduğu gibi burada da planları bellidir. Gemilerdeki askerleri filikalara binecek, önce Arıburnu sahillerini sonra da Gelibolu’nun çeşitli yerlerini ele geçireceklerdir. Sabahın ilk saatlerinde sahile binlerce Anzak askeri çıkmıştır. Karşılarındaki Haintepe, yüksek sırt ve balıkçı damları mevkini sadece 250 Mehmetçik savunmaktadır. O bir avuç yiğit geriden acil yardım gelemeyeceğini bile bile tam 4 saat hiçbir bahaneye sığınmadan göğüslerini siper ederler. Saat 9’a doğru Yarbay Şefik Bey’in 27. Alayı yetişir yardımlarına. Üzerlerine ateş kusan Anzak makinalı tüfeklerine aldırmadan ileri atılır süngü süngüye, gırtlak gırtlağa harbe tutuşurlar. Toprak kırmızıya boyanır ama düşmana geçti verilmez..
Saat 10 civarı, 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey askerleriyle birlikte Kocaçimen tepeye gelir. Yanına yaveriyle topçu subaylarını alarak daha ilerilere, Cont bayırına yollanır. Tam o sıralar mermileri tükenince geri çekilen İbradalı İbrahim Hayrettin’in kahramanlarından bir grup askerle karşılaşır. Askerler, arkalarındaki 261 rakımlı tepeyi göstererek bağrışırlar. “Efendim, düşman geliyor!” Bir Anzak müfrezesinin askerleridir gelenler.
“Süngü taak!” Diye gürler Mustafa Kemal. Sonra 57. Alay da yetişir onlara ve tarihe geçen o unutulmaz emrini verir Mustafa Kemal:
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!.”
Allah Allah nidalarıyla saldırıya geçerler. Hepsi tek yürek halinde hepsi Cont bayırı müdafasındadır.
O gün onlarca zırhlı harp gemisi binlerce bomba yağdırırken, onbinlerce düşman askeri bütün gücüyle Mehmetçiklere saldırır akşama kadar bir çok yerde. Arıburnunda, Seddülbahir kıyılarında, Kumkale sahilinde. 26. Alay, 27. Alay ve 57. Alayın Mehmetçikleri, kumandanları, Yarbay Mustafa Kemal, Yarbay Şefik Bey, Albay Halil Sami Bey, Binbaşı Mahmut Sabri Bey, Halis Bey, Hafız Kadri ve Yusuf Kenan Beyler. Abdurrahman Teğmen, harp okulunda öğrenciyken Çanakkale’ye koşan 20 yaşındaki Mucip Asteğmen, Kumkalede Şevket, Arıburnunda Faik Yüzbaşılar.. Hukuk fakültesinden gelen İbradalı İbrahim Hayrettin Asteğmen. Daha yüzlercesi, binlercesi, onbinlercesi..
O gün Çanakkale’deki bütün Mehmetçikler, akşama kadar süren çatışmalarda namus görevini hakkıyla yerine getirir. Gece karanlığı çöktüğünde al hilalli sıhhiye çadırlarımız binlerce gaziyle dolar taşar. Binlerce şehit uğurlanır son yolculuğa.. 57 Alay şehitler alayı olur. Kara savaşlarının ilk destanı da daha ilk günü yazılır..
Düşman, 25 Nisan’dan sonraki bir kaç günde bütün kuvvetiyle saldırır ama netice… Üç gün içinde İstanbul’u almayı hayal edenler sadece Gelibolu kıyılarına çıkmayı başarabilir, sadece bir kaç dönüm Türk toprağı ele geçirebilir hepsi bu.
Çanakkale’yi son kaleleri olarak gören Mehmetçik, et ve kemikten bir zırh olmuş, vatanını insan üstü bir gayretle, dişiyle, tırnağıyla müdafa etmekte, asla vazgeçmemektedir. Yaşananlar nerdeyse hep aynı olacaktır. Düşman gemileri önce şiddetle bombardımana tutacaktır Mehmetçiğin siperlerini. Yakacak, yıkacak. Şiddetli patlamalardan, uğultu ve çınlamalardan kulaklar nasolacaktır. Alevden, dumandan gözler görmez olacak, cehenneme dönen siperlerde kimsede düşünecek hal kalmayacak.. Gemilerin bomba sağanağı durunca düşman piyadeleri hücum edecek. Siperlerinde sabırla bekleyen Mehmetçikler doğrulacak, tüfeklerini hendeğin üzerine koyup nişan alacak ama hemen ateş etmek yok, vuracağına inanmadan tetik çekilmeyecek. Çünkü cephanesi çok az. Düşman düşe kalka ilerleyip “hurraa hurra!” çığlıklarıyla yaklaşınca Mehmetçik de dışarı fırlayacak ve gök gürler gibi haykırarak düşmana çılgınca saldıracak. Süngü süngüye, gırtlak gırtlağa, göğüs göğüse, parçalarcasına çarpışacak! Allah Allah Allah Allah..!
Önce süngüsünü yapıştıracak en yakınındaki düşmanına, damarlarında kan yerine ateş akacak. Vurulanlar yaraları soğuyunca kadar harp edecek. Kılıç gibi kullandığı süngüsü ağır gelmeye başlayınca elleriyle sarılacak düşmanının boğazına. Bazen düşman yılacak, kaçacak kavgadan. Bazen de Mehmetçiğin gücü giderek tükenecek, her şey bitti zannedilen son anda bir şey olacak. Tekrar toparlanılacak, tekrar saldırılacaktır. Kirtede, kerevizderede, arıburnunda, zığınderede ve daha bir çok yerde..
Ağustosda mücadele daha da alevlenir. 6 Ağustos 1915 gecesi düşman Anafartalara büyük bir çıkarma yapar. Albay Mustafa Kemal Anafartalar kurulu kumandanlığına tayin edilince atına biner, yeni vazifesine gider. İki gündür hep ön saflarda, iki gecedir uykusuz, son derece yorgundur. Ayakta kalabilmek için tümen doktorundan ilaç almaktadır. Harp bütün şiddetiyle sürmekte, her yer Ağustos sıcağının altında kavrulmaktadır. Siperlerimizin içi dışı her yeri şehitlerle doludur. Ama yine de Albay Mustafa Kemal ve askerleri 10 Ağustosda süngü hücumuna girişir. Cont bayırı tepelerinde tek bir düşman askeri bırakmazlar. Ağustos ayı dahil onbinlerce askerimizin, subayımızın şehit düşmesi, gazi olması karşılığında Anafartalar zaferlerimizi kazandığımız ay olur Ağustos. Aynı zamanda tüm Çanakkale harbinin en büyük ve son çarpışmalarının yaşandığı aydır.
Sonrasında cephede önemli bir değişiklik olmayacaktır. İngilizler için Gelibolu harbi çoktan bitmiştir ama bunu hiç biri açıkça dile getirmeye yanaşmamaktadır.
Onbinlerce Gazi, onbinlerce Şehit! Çiçekler açar nâşlarının üzerinde.. Otlar, çalılar biter.. yağmurlar yağar üzerlerine.. Onbinlerce kahraman her gün biraz daha karışır toprağa…

Harpler bütün şiddetiyle sürer. Sabah kazdıkları hendek akşama kadar şehit dolar. Üstüne toprak atarlar şehitlerin, ertesi gün aynı hendeğe yeni şehitler koyarlar. Hendekler kat kat yükselir. Geceleri kanlı göğüsleri, perişan halleri, çatlamış dudakları ve yarılmış yüzleriyle siperlerine döndüklerinde;
“Esselâm-ü Aleyküm eey Şuheda…” Diye selamlarlar çoktan göçüp gitmiş silah arkadaşları. Ve sonra kendi aralarında sohbete koyulurlar. Kendini şehit olmaya yakın hissedenler vasiyet eder, notlar, mektuplar yazar.
“Ben öyle zannediyorum ki İstanbul’dan gelecek mektup benim kalbimin bütün hıçkırıklarını teskin edecek, ruhumun sıkıntısını düzeltecek. Evet bütün acılarım ve üzüntülerim gidecek. Ah, ey mektup! Sen şimdi nerdesin? Pek uzak mısın?”
/Şehit Teğmen İbrahim Naci
“…ve ben şimdi ölülerle dolu geniş bir saha, arkamda artık bana görülmeyen bir hayal, bir rüya olan karanlık sahalardan başka bir şey görmüyorum.”
/Şehit Teğmen İbrahim Naci, ölümünde yaklaşık bir hafta önce

“Anlatın burda nasıl dövüştüğümüzü, anlatın köyümüzün, obamızın, atamızın başını eğdirmediğimizi. Anlatın, anlatın ki bizi unutmasınlar..”
Çanakkale harbinde kullanılan en yeni, en modern harp araçlarından biri de uçaklardır. Bizdeki değişiyle tayyareler. Ve düşman bu açıdan da çok kuvvetlidir. Bizim kendi tayyaremiz yoktur. Harbin başlamasıyla birlikte Almanlar bize bir kaç tane tayyare verirler. Ama pilotlarımız vardır. Almanya ve Avusturya’da eğitim görmüş pilotlarımız. Düşman Çanakkale’ye doluşmadan önce Limni civarında ilk keşif çalışmasını yapan tayyaremizin pilotu Fazıl üsteğmendir. Tayyaresiyle havadan düşman birliklerine yaklaşır yaklaşabildiği kadar. Hemen arkasında oturan gözlemci subayıyla birlikte çevreyi gözetler. Düşman hakkında istihbarat toplar. İmkan bulunca havadan fotoğraf ve film çekerler. Ve onların ilk keşif uçuşunda edindiği bilgilerle, hem düşman gemilerinin tipleri ve miktarı hem de onların taarruz hazırlıkları hakkında çok faydalı bilgiler toplanır. Çanakkale’ye saldırma hazırlığında oldukları anlaşılır. 18 Mart’taki yenilgiden sonra büyük bir kuvvetle tekrar saldırmaya hazırlanan düşman, 18 uçaklı yeni bir filo getirir. Bozcaada ve Seddülbahir’de havaalanı inşa ederler. Bütün bunların öğrenilmesinde tayyarecilerimizin büyük emekleri vardır. Ellerinde sadece 3 tayyare vardır. O da malzeme yetersizliği, personel yetersizliği, çeşitli imkansızlıklar derken uçuş için bir tayyare bile zorlukla bulunacak ama yine de geceli gündüzlü bir çok keşif uçuşu yapmaktan geri durmayacaklardır. Bununla da kalmaz, düşman gemilerine hatta Bozcaada’daki düşman havaalanına bile saldırırlar iki tayyareyle, ellerinden attıkları bombalarla. Nisanın son haftasına doğru pilotumuz Hüseyin Sedat yüzbaşı, düşman gemilerinin Limni civarında hareketlendiğini keşfeder. Bu sayede düşmanın Çanakkale’ye kara saldırısı yapacağı kesin olarak anlaşılır. Çok geçmeden 25 Nisanda çıkartma yaparlar. Zırhlılar ve onbinlerce askerin yanında 42 uçak ve bir balon gemisi de çıkarmada yer alır. O günden itibaren başlayan amansız mücadelede çatışmalar sadece karada ve denizde değil havada da yaşanmaktadır. Karada nasıl direniyorsak havada da aynısı olur. Ağustosdaki Anafartalar çıkarmasına doğru düşman hem denizde hem karada ve hemde havada çok daha kuvvetlenir. İngiltere’den gelen yeni 22 uçakla birlikte sayıları 55’e yükselmiştir. Üstelik bunların çoğu uzun menzilli, makinalı tüfek ve telsizlerle donatılmış yeni modellerdir. Hava hakimiyetini tamamen ele geçirirler ve buldukları her fırsatta her yere saldırırlar. Düşman ne kadar kuvvetli olsa da Çanakkale semaları terkedilmez. Tayyarecilerimiz sonuna kadar mücadele ederler. Hatta bir düşman gemisini batırırlar. Kasım ayında da pilot üsteğmen Ali Rıza Bey ile rasıdı Teğmen İbrahim Orhan, kabatepe üzerinde rastladıkları bir Fransız uçağına saldırırlar ve Çanakkale’de düşman uçağı düşüren ilk Türk havacılar olurlar. Tayyarecilerimiz, yokluklara ve imkansızlıklara rağmen mücadeleden asla vazgeçmemişler, kendileri hiç kayıp vermezken düşmanın yirmiye yakın uçağını düşürerek Çanakkale’yi havadan da geçilmez kılmışlardır.
İngiliz Başkumandanı General Hamilton’un rüyası;
“…Dün gece kötü bir rüya gördüm. Boğuluyordum, biri başımı zorla Çanakkale boğazının sularına gömüyordu. Elini gırtlağımda hissediyordum. Boğazın suları başımın üzerinden akıyordu, birden uyandım. Ömründe hiç bir kabustan bu kadar korkmamıştım. Saatlerce Çanakkale’nin lanetli olduğu düşüncesiyle savaştım. Korkunç bir şey olacaktı, biz hepimiz lanetlenmiştik.”
Hamilton korkunç bir şey olacağından endişe etmektedir, oysa Gelibolu’da zaten korkunç şeyler yaşamaktadırlar. Sadece Ağustos ayındaki çarpışmaklarda elli bine yakın asker kaybetmişlerdir. Onbinlercesi de büyük sefaletler içinde kurtarılmayı beklemektedir. İstanbul’u almak şöyle dursun, muazzam ordularıyla bunca saldırı sonunda ele geçirebildiklerinin ne olduğunu Anzak tümen komutanlarından general Godly açıkça itiraf edecektir;
“Bir avuç değersiz otlaktan ibaret toprak parçasında sıkışıp kaldık. Dizanteriden susuzluğa kadar bir çok olumsuz faktörün pençesinde, çaresizlik içinde sürünen 130 bin civarında asker de cabası.”
Fransız askeri muhabir de zaferden umudunu kesmiştir;
“Napolyon bile gelse burda zafer kazanamaz.”
Her geçen gün perişanlıkları artmaktadır. Sonbaharın şiddetli yağmurları sel olur. Siperler çamur gölüne döner, cesetlerle dolar taşar. Kasım ayında soğuklar başlar, 40 yılda görülmemiş soğuklar. Binlerce asker donar. Sömürgeci İngiliz devletinin harp meydanında böyle perişan edilmesi görülmüş şey değildir. Yeni felaketlerden korkmaktadırlar. Savunma bakanları Lord Kitchner teftiş için Gelibolu’ya gelir. Askerlerinin halini ve manzarayı gören Lord, kararını verir ve Londra’ya bildirir.
“Gelibolu’yu gördüm, felaket bir yer. Çanakkale’yi geçemeyiz. Geri çekilmek en doğrusudur.” İlk geri çekilecek olanlar, Anafartalar ve Arıburnu bölgesindeki askerlerdir. Önce malzemeleri taşırlar sahile sonra sıra askerlerin tahliyesine gelir. Her gece karanlıkta irili ufaklı tekneler yaklaşır sahile, kıyıya inen askerleri taşımak için. 20 Aralık 1915 pazar günü Anzakların Gelibolu’daki son günleri olacaktır. Anzaklardan sonra sıra İngiliz askerlerine gelir. Anzak bölgesi ve Anafartalar’da neler yapıldıysa Seddülbahir cephesinde de aynı şeyler yapılır. 9 Ocak 1916 İngilizlerin Çanakkale’ye veda günü olacaktır. Son İngiliz askeri kıyıdaki son filikaya bindiğinde, sorumlu İngiliz subay önce uzun bir fitili ateşler, sonra kendisi de filikaya atlar ve sisler arasında gözden kaybolurlarken kıyıda tepeleme istiflenmiş malzeme ve cephaneler birbiri ardına patlar. Taşıyamadıkları için vurarak öldürdükleri yüzlerce atın üzerinde gökyüzü kızıla boyanırken… Son defa.
5. Türk ordusu kumandanı mesajı getiren emir subayına “Tanrıya şükürler olsun.” Diyecektir. İngilizlerin idaresinde toplanan dev ordular tekrar tekrar saldırmışlar ama sonunda onbinlerce ölüyü ve milyonlarca dolarlık zararı arkalarında bırakarak gitmişlerdir. Şükürler olsun.
Nasıl unutulur o saf o tertemiz yürekli Anadolu yiğitleri, nasıl unutulur o Mehmetçikler, hele ki o Halil, hani o “Çekiyom tetiği, çekiyom tetiği, çekiyom çekiyom ama tüfek patlamıyo, bi türlü ateş etmiyo.” Diyen Ezineli Halil. Tüfeğim bozuldu herhalde diye düşünür Halil, yanındaki arkadaşına dönüp, “Hele bi bak şu tetiğe, bozuldu mu ne. Çekiyom çekiyom patlamıyo.” Arkadaşı döner önce tetiğe bakar. Sonra Halil’den yana tuhafça bakar. “Tetik sağlam be Halilim, senin parmak gitmiş.”
5. Türk ordusunun Alman kumandanı Maraşel Von Sandres, çoğunun adını bile bilmediğimiz yüzbinlerce yiğit, yüzbinlerce kahraman Mehmetçikleri büyük övgülerle anar;
“Çanakkale’yi bir asker olarak anlatmak imkansızdır. Çelikten, manevi kudretten, vatan aşkından ibaret bir insan yapısı ne demektir..? Bu sorunun cevabı, işte bu gösterişsiz, mütevekkil ve sessiz Anadolu çocuğunun kendisi. Haşlanmış buğday kırığı yiyorlar, sağlıksız sulardan içiyorlar, taş üstünde yatıyorlar. Güneşte, fırtınalarda soğuğa, yağmura karşı korunaksız siperlerde, çamur ve toz içinde günler geçiriyorlar ama dünyanın bütün vasıta ve imkanlarına sahip düşmanlarının karşısında aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Türkler gibi ölüme gülerek giden bir başka millet yoktur. Bu özellikleri sebebiyledir ki, hürriyetlerini en ağır bedelle ödüyor ama esaret nedir bilmiyorlardı. Tarih kitaplarında Türkler için yazılmış hikâyeler gerçeği ifade etmeye yetmez. Sâdet Türklerle aynı safta dövüşmektir. Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım..”
18 Mart zaferinin gizli kahramanı Yarbay Selahattin Adil, beraber savaştığı Mehmetçikler hakkında diyecektir ki; “Başarımızdaki en büyük pay şehitlerimize ve gazilerimize aittir. En ağır ve en tehlikeli durumlar karşısında bile, mübarek vatanımız için hayata veda edinceye kadar büyük bir tevazu içinde görevlerini yapmaya çalışmış olan şehitlerimize ve gazilerimize..”
İngilizlerin başkomutanı General Hamilton bile Mehmetçiğe hayranlığını dürüstçe ifade edecektir; “Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen bir orduya karşı savaşıyoruz. Dünyada hiç bir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan tanrılarından ayırmak için başka ne yapılabilir bilmiyorum. Kayıpları bizden fazla. Ama maneviyatlarının yüksekliği açıkça görülüyor. Evet insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor..”
Anafartaların efsane kumandanı, Çanakkale destanının en önemli satırlarında imzası bulunan Gazi Mustafa Kemal, mütevazı yiğitlerimizin ruhunu şöyle nakşeder bize; “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 7-8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiç birisi kurtulamamacasına, hepsi yere düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, 3 dakikaya kadar kendinin öleceğini de biliyor fakat en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok.. Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran işte bu yüce ruhtur…”
Kimi köyünden gelmiştir, okuma yazması yoktur. Kimi hukuk eğitimini bırakıp siperlere koşmuştur, diğer öğrenciler gibi, öğretmenler gibi. Ressamlar, şairler, bir kaç dil bilen, gerçekten okumuş, gerçekten aydın genç subaylar. Neslimizin en okumuş sayfaları.. Anadolu’nun nerdeyse her evinden yiğitler Çanakkale’de kuruyacak ama bu sayede Çanakkale harbi dünya tarihini değiştiren bir harp olacak, hakkında binlerce kitap yazılacaktır. Bugün dünyanın bir çok yerinde, memleketimizin her köşesinde gururla dolaşabiliyorsak, dağlara taşlara “Çanakkale Geçilmez!” Diye kazabiliyorsak, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” Diyorsak, tarih yazan o yiğitler sayesindedir. Hepsi İngilizler karşısında uğrayacağımız bir bozgunun sonumuz olacağının şûrunda, hepsi aynı saflarda omuz omuza, kardeşçe.. Mehmet Akif’in satırlarında anlattığı gibi;
“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir. Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir..
Değil mi cenge giden Çerkezin, Lazın, Türkün, Arapla Kürt ile bakidir ittihadı bugün.
Değil mi sinede birdir vuran yürek. Yılmaz. Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz…”
Onlar kısacık hayatlarına çok büyük zaferler sığdırdılar. Onlar düşmanlarına bile insanca davrandılar. Çanakkale harbinin dünyada centilmenler savaşı olarak da anılmasını sağladılar. Onlar bu gün almakta olduğumuz nefesler için son nefeslerini verdiler.. Tereddütsüzce… Bizlere dünyanın en aziz hatıralarını, atalarımızın en aziz yadigârı bayrağımızı emanet edip erkenden gittiler, Asilce.. Giderken de büyük dersler verdiler. Bize imkansız diye bir şeyin olmadığını, dünyanın en güçlüsünü bile, asla yenemezsiniz denilenleri bile yenebileceğimizi, aşılması imkansız gözüken dağların aşılabileceğini, yapılması olanaksız şeylerin yapılabileceğini. Bitmez gözüken yeldaların sabahla kavuşabileceğini gösterdiler… Metanetle, mücadele ile, kanla, terle, emekle…
Biz bu sevda ile destan yazdık, Kût’ül-Amâre’de, Gazze’de. Biz bu sevda ile müdafa ettik Medine’yi. Biz bu aşkla dirildik, ayağa kalktık kurtuluş harbinde. Kore’de, Kıbrıs’ta savaştık. Destan yazdık, şehitler verdik 15 Temmuz’da..
Çanakkale’nin fedakar yiğitleri, ölmeden mezara konulan civanlar. Baba ocağından, yâr kucağından, kardeşlerinizden, çocuklarınızdan uzakta, kimi geceler örtüsüz uyudunuz toprak üstünde.. Unutmayacağız. Kimi gün kum torbalarından yama yaptınız, mintan diktiniz kendinize. Genç bedenleriniz papatyaların, gelinciklerin üzerine düştü… Çiçekler, otlar büyüdü sizin aranızda, yağmur yağdı üzerlerinize her geçen gün. Her geçen gün siz biraz daha toprak olurken… Kim bilir kaçınız kefensiz çıktı son yolculuğuna. İlle de vazgeçmediniz vatan sevdasından. Bir hilal uğruna, Çanakkale’nin havasına, suyuna, toprağına kattınız anılarınızı, şahitler onlar da size, şu an bile anlatıyorlar, hissettiriyorlar, bahsediyorlar bize sizden..
Sizi yetiştiren, büyüten, uzak diyarlarda, kandil ışığında sabahın nuruna kadar cephedeki evlatlara mendil diken, sargı bezi, mintan, nevresim diken, varını yoğunu ve her vakitte dualarını esirgemeyen anneleri, neneleri, kız kardeşleri, sevdicekleri…
Sizlere andolsun ki Çanakkale’de yaptığınız meşale hiç sönmeyecek. Memleketimiz ve yüreklerimiz her zaman o meşaleyle ısınacak, aydınlanacak ve parlayacaktır. Her zaman, onurla, gururla, şerefle…
Her zaman, sonsuza kadar. Vesselam..

İki çay alabilir miyim ben. Biri bana diğeri çocukluğuma..

Küçücük bir köyde kocaman zihinleriyle yaşayan çocuklardık biz. Belki biraz perişan ama çok mutlu çocuklardık. Her gün yeni bir maceraya uyanan, sabahları erkenden kalkıp o anki popüler eğlenceleri neyse ona koşan, doğal, enerjik, biraz yaramaz, bir yandan da yerine getirmesi gereken sorumlulukları olan, çoğu şeye heves ve eğlence ile bakan, bolca hayal kurabilen çocuklardık. Sobamız vardı, herkesi aynı odada toplayan. Elektrikler gidince hikaye dinler gelince de mumları söndürmek için yarış yapardık. Çoraptan top, yastıktan ev, çamurdan bardak, çanak çömlek, ayakkabıdan araba yapar, kurbağa yavrularını balık sanar ve yakalamaya çalışırdık. Sanki çok eski, çok uzak geliyor şu an. Yaşanmış, bitmiş ve bir daha yaşanamayacak gibi, özlemle anılan, akla gelince insanda koyu bir tebessüm ve donuk ama parlayan bir bakış bırakan şu meşhur zamanlar… ve o zamanlardan kalan bir çocuk var içimizde bizimle birlikte yaşamaya çalışan. Ona iyi bakın.
Ne diyordu şair;
“İki çay alabilir miyim ben. Biri bana diğeri çocukluğuma..”

Senden bir tane daha olsa yaşamanın ne anlamı kalır ki ?

Hepimiz özeliz, farklıyız ya da öyle olmalıyız. Normalleştikçe insan yaşamının anlamı azalıyor. Farklı olduğumuz kadar yaşayabiliriz. Aynı hayatı yaşayan, aynı şeyleri düşünen, aynı şeyler hisseden, aynı şeylerin peşinden koşan, aynı şeylerde gülen, ağlayan, eğlenen… bir topluluk farklı hayatlar yaşayabilir mi ? Bir eşin benzerin olsa ne anlamı kalır hayatının? Bir yerde herkes aynı şeyleri düşünüyor, yaşıyor ve uyguluyor ise orada kimse yaşamıyor demektir. Çünkü hepsi aynıdır..

Bir kahramanın hikayesi!

Seyit Ali Çabuk; bilinen adıyla Seyit onbaşı 1889 yılının eylül ayında Balıkesir’de, havranın manastır köyünde ( şimdiki adı kocaseyit köyü) doğmuştur.
1909 yılında orduya katıldı.
Çanakkale savaşı sırasında düşman gemileri tarafından açılan bombardımanda bombalardan birisi Seyit Ali’nin bataryasındaki cephaneliğe isabet edip havaya uçurdu. 14 er öldü, 24 er yaralandı sadece Seyit Ali ve bir arkadaşı yara almadan kurtuldu. Patlamada topun mermiyi namluya süren düzeneği bozuldu.
Gemiler boğazı geçiyor. Arkadaşları yaralı, ölü. bombardıman altında.. Seyit Ali 215 kg lık mermiyi 3 kere kaldırıp ateşledi. 3. Atışta Ocean zırhlısını vurdu. Savaş sonrasında Seyit Ali’ye sorar komutanı;
“Nasıl kaldırdın, tekrar kaldır fotoğrafını çekelim, dünya görsün, duysun seni.”
“Kaldıramam komutanım, orda nasıl kaldırdım bilmiyorum. Sadece başka çaremin olmadığını biliyordum.”
“Dile benden ne dilersen”
“Komutanım ben iri yarı bir adamım ya. Bir parça ekmek yetmiyor, doymuyorum, karnım hep aç. Karnım doyarsa daha iyi savaşabilirim.”
“Seyitin ekmeğini iki parça yapın.”
Bir hafta sonra;
“Komutanım ne olur bu ekmeği geri alın. Benimle birlikte savaşan adamlar bir parça ekmek yerken ben iki parça yiyemiyorum.”
Savaş biter, Seyit Ali 1918 de terhis olur. 1909 da orduya katılmış 1918 de ordudan ayrılıyordur. O zamandan beri ailesini görememiş, haber alamamıştır. Ayrılmadan önce daha yeni doğacak bir kızı vardır. Çanakkaleden Balıkesirdeki köyüne yaya olarak gider. Bir akşam köye yaklaşır bir çobanla karşılaşır.
“Seyit Ali’yi bilir misin?”
“Yıllar önce savaş için gitti, bir daha da ne döndü ne haber aldık.”
“Onun bir eşi vardı, küçük kızı vardı onlara ne oldu. Eşi evlendi mi?”
“Evlenmedi, kızı 8 yaşlarında. Sen dul bir kadını neden sorarsın, kimsin sen!”
“Ben Seyitim..”
Seyit evine ulaşır. Sabah olmasını bekler. Sabah kapıyı çalar. Küçük bir kız kapıyı açar.
“Kızım annen evde mi?”
“Anne bir amca, bir emmi seni soruyor..”
Gözleri yaşlı eşine bakar Seyit.
İnsanın her şeyi değişse de gözleri değişmez ya, tanır onu eşi
“Bildim seni, Seyitsin sen.”
Seyit kömürcülük yapar. 1922 de büyük taarruza katılır. Ömrünün sonlarına doğru bir zeytinyağı fabrikasında hamallık yapar. Sonrasında ayakkabı yamayarak geçimini sağlar. 1 Aralık 1939 da zatürre yüzünden hayatını kaybetti.

Umutsuzluk, mutsuzluk, usanmışlık…

Şu an büyük bir sıkıntımız var bence; umutsuzluk, mutsuzluk, usanmışlık, özgüvensizlik gibi.
Bence çevremizde gördüğümüz en yaygın şeyler şu anda bunlar. Pek çoğumuz çok mutsuz, umutsuz, hayal kurmaktan korkar durumda. peki bunun sebebi ne? Neden mutsuzdur insan ya da neden o yolu seçer? İnsan neden umutsuz olur? Neden kendine güvenemez? Neden hayal kurmaktan korkar?
Hayat herkese adil değil kesinlikle, herkesin hayatı zor ama bazılarınki çok daha zor. Ama bence bu kesinlikle güzel bir şey. Zor yollardan geçen insanlar daha güçlüdür. Zor şeyler yaşamış insanlar hayata karşı daha sağlam durabilir. Karşılarına çıkan zorluklarda daha profesyonellerdir. Ama el bebek gül bebek büyüyen insanlar hayata ilk atıldıklarında çok zorlanırlar. Karşısına çıkan zorluklarda ne yapacaklarını pek bilemezler, toz pembe hayatlarından çıkıp gerçek hayatla tanışıyorlardır çünkü. Tamda bu nokta bu konularda büyük bir kırılma noktası bence.
Umutsuzluk, motivasyonsuzluk tabiki her insanda olabiliyor ama bence ilk defa zorluklarla karşılaşanlarda bu daha fazla. Sürekli zorluklarla büyüyen insanlar daha güçlü ama onlar da genelde çok hayal kuramaz durumda oluyor. Çünkü çevresinden öyle görmüş, hayatın zorlukları ile yüzleşmiş hep, etrafındakilerden hep Umutsuzluk görmüş, küçük görülmüş, çevresindeki şeyler dayatılmış bu insana sürekli. Sonuç olarak hayal kuramıyor insan, kendine güveni gidiyor, kendini küçük görüyor. Hayal kursa bile bunu kimseye söyleyemiyor, anlatamıyor, korkuyor… Şahsen ben öyleydim. Bence tamda bu noktada bu tür insanlar ikiye ayrılıyor. Birinci grup: Her şeye rağmen gülümseyenler, hayal edenler, umutlu olanlar, pozitif güler yüzlü olmayı seçenler. Elinde olmayan şeyler için sızlanmayı bırakıp elinde olan şeylere, yapabileceği şeylere odaklanan insanlar. Bence dünyadaki en büyük başarıları tamda bu gruptaki insanlar elde ediyor. Çünkü zaten zor bir hayatı olmuş ama pes etmemiş, her şeye rağmen umutlu. Derinden gelen güçlü bir motivasyona sahip. Bazı şeyler kamçı olmuş bu insana, içerden gelen bir enerji var dışarı salmak istediği. İşte güç bence tamda budur!
İkinci grup ise, durumu kabullenip, mücadeleyi artık bırakanlar. Dünyadaki en mutsuz insanlar bu kesimde bence. Çünkü zaten hayat zor ve bir usanmışlık hakim, umut motivasyon da yok. Her şeyi yapabilir bu kafaya sahip bir insan çünkü kaybedecek pek de bir şeyi yok, her şeyi bırakıp ölümü bekliyorlar hafiften, yapmak istedikleri bir şey yok, bir hayali bir hedefi yok, kendini geliştirmeye yönelik bir çalışması yok, kitap okumak bile istemiyor belki. En iyi ihtimalle, kendi hayatına bakıyor, ufak şeylerle mutlu oluyor, duruma artık alışıyor, hayat rutinleşiyor bu şekilde yaşayıp gidiyor. Çevremde genelde bu tür insanları görüyorum ben.
Peki nedir umut etmek, hayal etmek, motivasyon?
Bence en kısa tabirle ne olursa olsun pozitif olmak, gülümseyebilmek, vazgeçmemek bu dünyanın gelip geçtiğimiz bir durak olduğunu bilip ona göre yaşayabilmek, gerçekten ciddiye almamız gereken şeylerin farkında olmak, geri kalanları o kadar da takmamak. Rahat olmak bir anlamda. Yağmurdan kaçmak ya da fırtınanın geçmesini beklemek yerine; yağmurda ıslanmayı, fırtınada dans etmeyi sevebilmektir. Bence bu ayrıca hayattır.
Neden böyle olmalıyız hayata karşı?
Çünkü böyle olmazsak gerçekten yaşayabileceğimizi sanmıyorum, yaşamış bir insan olarak öleceğimizi sanmıyorum. İlerde yaslanıp ölüm döşeğine geldiğimizde mutlu, huzurlu ve şükür duygusu içinde “Ben yaşadım!” Diyebileceğimizi sanmıyorum. Bu şekilde olmazsak bu bedende gerçekten biz mi yaşamış olacağız yoksa çevremizdekiler mi? Bize sürekli akıl verenler mi, sürekli kendi doğrularını dayatanlar mı? Kendi hayatına bakmadan, daha doğrusu bakmayı bile bilmeden seninkine laf edip yanlış yolda olduğunu, boş hayaller kurduğunu, saçma şeylerle uğraştığını söyleyenler mi ?
Yanlış anlaşılmasın tabiki çevremizi dinleyeceğiz, tavsiye alacağız bu en önemli şeylerden biri ama kimse sizin kafanızda kurduğunuz düşüncelerinize, hayallerinize saygı göstermeyip kendi düşüncelerini size dayatamaz! Bu tavsiye falan değildir bence. Bir kuşun kanadını kesmeye çalışmak gibi bir şeydir bu. Büyük bir saygısızlıktır karşıdaki insana. Ama maalesef bunu yapanlar ne yaptıklarının farkında bile değiller bazen.
Çoğu insan umutsuz, motivasyonu yok. Hayattan bıkmış durumda. Peki bu tür insanlara nasıl yardımcı olabiliriz? Onlara nasıl motivasyon kazandırabiliriz ?
Onun geçmişine Bakarak, en derinine inerek. Bu insan neden böyle, bunun sebebi nedir, ne yaşadı da bunları düşünüyor ? Bunları öğrenmeden hazır kalıpları dayatmak bir işe yaramaz bence. Bunu siz öğrenmeye çalışırken kendisi de bazı şeylerin farkına varacak daha iyi görecek kendi durumunu. Sonra da ona Her şey ile tamamen kendisi olarak yüzleşmesi gerektiğini söyleyebilir, belki görmediği noktaları gösterebilir, düşse de kalkması gerektiğini anlatabilirsiniz. Bazı insanların hayatı gerçekten çok berbattır, çok kötü şeyler yaşamış, hayat ona adil davranmamış, hayatın sert sillesinin tadına bakmıştır. Bu insanların hayattan bıkmış olması umudunu kaybetmiş olması normaldir. Tabi buna rağmen umudunu kaybetmeyen güçlü insanlar da var. Yaşadığı dertler güçlendirmiş bu insanları. Hayatın bile yenemediği insanlar bunlar. Kim yenebilir ki. Zorluk insanı bu noktaya getirir. Onun için bence gerçekten de çok güzel bir araçtır aslında. Böyle bir şeyin bile değerini bilebiliyor olmamız lazım, sonuçta zorluk olmadan güçlü olamayız. Güçlü olmak isteyen insanların yapacağı şey bu zorlukları yenmektir pes etmek değil, zaten berbat bir hayatım var deyip bir köşede sızlanmak değil! Her şeye rağmen dik durabilmek, elinde olmayan şeyleri düşünüp ağlamak yerine elinde olan şeylere odaklanmaktır. Kötü şeylerin iyi noktalarını görebilmektir. kısacası işte bunları anlatmalıyız insanlara elimizden geldiğince. Örnek olmalıyız. Pes etmemeliyiz. Biz bir ekibiz ve bunun bilincinde olmalıyız.
Benim şu anki hayat felsefem;
“Vazgeçme, üzülme, ben bittim deme. Ne olursa olsun bir bak geriye, gülümse, hayal et ve yola devam et!”

“sevenler” ile sevenler..

Seven insan çok seviyorum der. Çok seven insan bunu söylemez, belki de söyleyemez, göstermekle ilgilenir.

Seven insan dokunmak, yakın olmak ister. Çok seven insan dokunamaz.. kıyamaz.

Seven iki insan tartışınca ayrılır. Çok seven iki insan da tartışır ama sonunda aradaki problemi çözerler ve birbirine olan sevgilerine sevgi katarlar.

Seven iki insan ayrılınca biter sevgileri, nefret ve hakaretler başlar. Çok seviyorum diyen diller iki gün sonra nefret ediyorum, Allah belanı versin der. Çok sevenlerin bedenleri ayrılır anca. Ayrılsalar da gönülleri ayrılamamıştır. Her şey bitse de bitmez sevgileri.

Sevenlerin giderken birbirlerini ne kadar çok sevmedikleri belli olur. Çok sevenlerin giderken birbirlerini ne kadar çok sevdikleri..

Sevenler sohbet edebilir. Çok sevenlerinki muhabbettir.

Sevenler birlikte sıkılmadan konuşabilirler belki. Çok sevenler ayrıca, hiç sıkılmadan birlikte susadabilirler.

Sevenler birbirinin güzelliğini, tipini sever. Çok sevenler birbirinin gönlünü sevmiştir.

Güzellikleri azalınca, sevenlerin sevgileri de azalır, çok sevenlerinki değişmez.

Sevenler sevgisini sergiler, çok sevenler gizler.

Sevenlerin arasında gizli bir güven problemi vardır. Çok sevenler arada sapasağlam bir güven olduğu için çok sevenlerdir.

Sevenler birbirine zekalarını göstermek ister. Çok sevenler çok sevmenin getirdiği aptallığı gizleyemezler.

Sevenlerin sevgileri birbirine dokunur. Çok sevenlerinki ruhlarına.

Sevenler aynı alfabeyi konuşur. Çok sevenler aynı duyguları..

Sevenler sözlere bakar. Çok sevenler için gözler konuşur, çok da şey anlatır.

Sevenler birbirini helaka götürür. Çok sevenler hakka.

Seven çoktur, çok seven pek yoktur.

Seven hayalini kurduğu sevdiğini arar. Çok seven kendisini.. öyle biri bir gün gelirse onu karşılayabilmenin, ona layık olmanın yollarını arar.

Sevenler birbirlerinden uzaklaştıkça gönülleri de uzaklaşır. Çok sevenler gözden ırak kalsa da, gönülleri yakındır.

Sevenler birbirlerine hayatlarının en güzel anlarını anlatır. Çok sevenlerin hayatlarının en güzel anları, sevdiğine hayatının en güzel anını yaşatmaktır.

Hayat ayırırsa; sevenler özler. Çok sevenler özlemez, eksik kalır..

Sevenlerinki nefis, çok sevenlerinki nefestir..



..

Dost hiç tartışmadığın kişi değil, tartıştıktan sonra birbini anlayıp, aradaki problemi çözen kişilerdir.

İnsanlarla tartışmaktan korkmayın. Üzülür, canı sıkılır, Küser demeyin. En yakınınız da olsa, en iyi dostunuz da olsa arada bir problem varsa söyleyin, içinize atmayın, dile getirin, tartışın. Söyleyin ki o problem çözülsün ve dostluğunuz daha da gelişsin. Gerçek bir dostsanız zaten o tartışma güzel sonuçlanır, birbirinizi anlar ve problem neyse çözersiniz, dostluğunuz artar, bir birine saygınız ve sevginiz artar.
Diğer türlü problemlere karşı hep susar, iyi bir dost gibi takılır ama içten içe birbirinizden nefret etmeye başlarsınız. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, kimseye evet demek, kimsenin gönlünü etmek, kimsenin düşüncesine uymak zorunda değilsiniz. Hayır demekten, gerektiğinde tartışmaktan korkmayın. O an tartışsanız bile eminim ki sonrasında aranızdaki bağ daha güçlü olacak ve problem neyse çözmüş olacaksınız. Hem insanlar her kalıba giren, her şeye evet diyen, herkesin gönlünü etmeye çalışan insanları sevmezler, saygı duymazlar. Kendi sınırları olan, kendi düşünceleri ve fikirleri olan, evet ve hayırları olan insanları severler. Hem bir karizmanız, bir duruşunuz olur. Diğer türlü dediğim gibi hem herkese yaranmaya çalışır hemde kimseye yaranamazsınız…